Bilinç Nedir

1347
Bilinç Nedir

Küçük kız, elini, ağzına kadar dolu şeker kavanozunun içine daldırdı ve gözüne kestirdiği, güneş ışığı altında alev gibi parıldayan, tarçın renkli akide şekerini yakaladığı gibi ağzına attı. Mutlu bir yüz ifadesiyle gözlerini kapadı ve damağında eriyen şekerin keyfini çıkarmaya koyuldu. Şekerin tadı öyle hoşuna gitmişti ki, gevşeyen yüz hatlarına hoş bir gülümseme yayılmıştı. Oysa hakikatte olan şey, ödüllendirilen beyin hücrelerindeki, hızlı kimyasal bir değişimdi yalnızca. Bu değişimin sebebi, tatların ve renklerin, beyninde oluşturduğu yoğun pozitif etkiydi.

Bilinç

Buna, beynin geçmiş dönem deneyimleri de ilave olduğunda, ortaya mutlu bir çocuk yüzü çıkıvermişti işte. Bu esnada, hemen üstünde tavana monte edilmiş yüksek çözünürlüklü güvenlik kamerası, küçük çocuğun tüm hareketlerini en ince ayrıntısına kadar kaydetmekteydi. İnsan zekasıyla tasarlanmış ve buraya yerleştirilmiş olan bu cihaz, elektronik vizör, özel işlemci ve buna benzer pek çok üstün teknolojik özelliklere sahip olmasına rağmen, aslında ne iş yaptığının ya da çevresinde neler olup bittiğinin farkında bile değildi. Çünkü çok ince bir teknolojinin kusursuz bir ürünü olsa da, o yalnızca bir makineydi.

Oysa küçük kız o anda müthiş bir hazzı tüm ruhunda hissetmekteydi. İşte, çocuğun o anda yaşadığı hazzı algılayabiliyor, kendini, durumunu ve etrafında olup biten olayları fark edebiliyor olması durumu, onun ‘bilinç’ halini anlatmaktadır. Algı ve farkındalık hali, bilincin en temel öğeleridir.

Bilinç, insan ve diğer pek çok canlının var olması ve yaşamını sürdürüyor olması anlamına gelmektedir. Hayatı yaşamaya değer hale getiren olgudur. Ancak tüm bunlara rağmen, bilincin tam olarak tanımlanması pek mümkün olamamıştır. Hayatın akıcılığı içerisinde, bu olgunun içinin nasıl doldurulacağı bir türlü anlaşılamamış ve bu bilinmezlik sorgulamadan kabul edile gelmiştir.

zeki insan

Bilincin, onun kaynağı olduğunu düşündüğümüz, beynimizin içerisindeki biyokimyasal malzemeler ya da mikro elektrik akımlarıyla açıklanamıyor olması gerçek bir sorundur. Bu sorun, hem bilimsel ve hem de felsefi bir sorgulamayı beraberinde getirir. Dışarıdan objektif bir seyirle algılanabilen bir obje ya da vakanın, nasıl olup da kişisel bir biliş ya da kişisel bir duygu haline geldiğini kavramak neredeyse imkansız gibi görünmektedir.

Bilincin varlığını bulunduran insan ve diğer canlılarda, algılama ve buna verilen tepkiler de tamamen özneldir. Örneğin, gökyüzünün rengini her kişi ‘mavi’ olarak tanımlamaktadır. Çünkü gördüğü nesnenin rengi, öğrenmeye başladığı günden beri ona böyle öğretilmiştir. Belki de A kişisinin mavi olarak nitelediği gökyüzünü, B kişisi, A’nın kırmızı diye tanımladığı renkte görmektedir, ama bu rengi mavi olarak öğrenmiştir. Yani B kişisi aslında kırmızıya mavi demektedir. Bu, algının öznelliğidir. Bu iki kişinin gökyüzüne baktıklarında aynı rengi görüp görmediğini tespit etmek neredeyse imkansız gibidir.

Bilinci genel anlamda, objektif bir realitenin, beyin ve ona bağlı sinir sisteminin desteğiyle, yalnızca o kişiye özgün bir biçimde, zihnen tezahürünü sağlayan bir olgu olarak da tanımlayabiliriz. Bu tezahürün duyu organlarıyla algılanabilen muhtelif biçimdeki görselleri, hisler, her türlü eylemler ve buna benzer pek çok olgu bu tanımın konusudur. Bilinç, yüzbinlerce yıl süren, antropolojik inanılmaz bir değişimin eseri olan insan beyninin nihai bir fonksiyonu olarak da açıklanabilir.

Bilincin, aktive olabilmesi için biyolojik bir özdeğe ihtiyaç duyuyor olması, ama ironik bir biçimde bizzat kendisinin maddesel bir olgu olmaması gerçek bir paradokstur. Bilinç, bireylerin hayatı için lüzumlu olan tüm fonksiyonların gerçekleşmesini sağlayan bir öğrenme ve deneyimleme olgusudur. İnsanlar bilinç sayesinde, fiziksel alemi duyularıyla algılar, analizini yapar ve sonuç olarak evrendeki işleyişin kanunlarını anlamış olurlar. Bilincin bu desteği gerçekten çok önemlidir.

beyin

Bilinç, kişilerin gelecekteki tüm edimlerini, çok evvelden taslak halinde oluşturmalarını ve muhtemel senaryolarla alakalı olarak doğru olasılıkları isabetle değerlendirmelerini ve sonuca bağlamalarını sağlar. İnsanların evrenle, tabiatla, ve sosyal çevreleriyle münasebetlerini, doğru ve sağlıklı bir biçimde kurmalarına ve yürütmelerine destek olur. Öte yandan, hayvanlarda bilinç olup olmadığı hususu uzun yıllar bilim dünyasını meşgul ettikten sonra, yapılan deneysel araştırmalar sonunda, farkındalık algısının hayvanlarda da bulunduğu, dolayısıyla onların da bilince sahip olduğu anlaşılmıştır. Hayvanlardan farklı olarak, insana özgü olan ahlak, din, sevgi, merhamet, adalet, hoşgörü, dayanışma ve bunun gibi pek çok değer, insan bilincini hayvanlarınkinden açık ara ayırarak çok daha ayrıcalıklı, özel bir konuma taşımaktadır.

Sonuç olarak; bilinç, dimağ, istenç ya da şuur; adına her ne derseniz deyin, anlatmaya çalıştığımız olgu, insan türüne giydirilmiş şeffaf bir biliş ve hissediş örtüsüdür ve bu sihirli örtü, aslında bütünüyle insanın ta kendisidir. İnsanı insan yapan en temel sezgidir. Bugüne kadar bilim insanlarının, filozofların ya da din ulemalarının, bilinçle alakalı olarak ortaya çıkardıkları binlerce yazılı eser ve yüzlerce detaylı araştırmanın varlığına rağmen, onun reel tanımlamasının, ancak insan beyninin sırlarının bütünüyle çözüme kavuşması halinde yapılabileceği kanaatindeyim.

Ve…Büyük düşünür Marx’ın son bir sözüyle bitirelim:

“Bilinç, hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz” Karl MARX

Düşünceleriniz Nedir?

Lütfen yorumunuzu buraya yazınız.
Lütfen isminizi buraya yazını.