Ölüm ile Yaşam Arasındaki İnce Çizgi

0
760
Ölüm ile Yaşam Arasındaki İnce Çizgi

İngiliz cerrah Joseph Henry Green’in ölüm anı, son saniyeleri kayıtlara geçmiş ölümler içinde en sıra dışı olanlardan biridir. Kendi döneminin en iyi cerrahlarından sayılan Green, nabzını ölçtüğü esnada birden, ‘durdu’ diye kendi kendine mırıldanır ve az sonra son nefesini verir. Gerçekten de kendi kalbinin durmasına şahit olmuş nadir insanlardan biridir Green.

Joseph Henry Green

Ölüm anı sırlarla doludur ve hiç kimsenin, bu kapıdan geçerken olan ya da olduğu sanılan şeyler için bilgiçlik taslamaya ya da ukalalık yapmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Ama ölüme yaklaşırken deneyimleyebildiğimiz her şeyin, diğer insanlara sözlü olarak aktarılması ve onlarla paylaşılması son derece doğal bir davranıştır. Hatta yaşandığını düşündüğümüz ya da zannettiğimiz ruhani, uhrevi ve hatta fantastik olgu ve olayların anlatılmasının da mübah olduğu düşüncesindeyim. Çünkü bu öznel deneyimler, çok az sayıda insan tarafından yaşanır ve ben, doğru ya da yanlış ne anlatılırsa anlatılsın, tek bir harfin bile, bilgilenme adına büyük değeri olduğu kanaatindeyim.

20 yıl kadar önce, yok oluşla -ölüm demek biraz rahatsız edici olduğundan bu ifadeyi kullandım- burun buruna geldiğimde, ölüyor ya da bazılarımızın düşüncesine göre, dünya değiştiriyor olmanın insan ruhunda nasıl bir etki yarattığını sorgulayacak kadar yeterli düzeyde mental altyapıya sahip değildim sanırım. Bunda, o yıllarda yaşımın genç olmasının da ciddi etkisi var galiba.

Oysa ki, 2018 yılı Aralık ayında yaşadığım benzer bir tecrübe, inanılmaz bir biçimde bazı gizli kapıları aralayıverdi. Ölüme gidiş sürecinin tamamını çözecek bir şeyler yaşadım diyemem tabi ki, ancak o sürecin bir kısmının yakınından geçmiş olabilirim. İşte, o anları siz değerli okuyucularla paylaşmak istedim:

Soğukta üşütmüş ve nezle olmuştum. Biraz da öksürüğüm vardı. 3 gün önce röntgen de çekilmişti ve akciğerlerim temiz çıkmıştı. Mesai saati içinde boş bir vakit buldum ve kontrol için, yakınımızdaki aynı hastaneye tekrardan gittim. Müşahade odasında dinlenirken tekrar röntgene aldılar beni. Ancak, doktor yanıma geldiğinde, bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anlamıştım. Adamın yüzü gözü sararmıştı. Telaş içinde olduğu her halinden belli oluyordu. Önceden çekilen film ile az önce çekilen yeni film, röntgen panosuna yan yana asılmıştı.

Doktor aceleyle söz aldı: “Anlam veremediğimiz bir şekilde, üç gün gibi kısa bir sürede, akciğerleri zatürre kaynaklı enfeksiyon kaplamış” dedi. “Bu açıklayabileceğimiz bir durum değil”.

Doktor telaşla, hastanelerinde Göğüs Hastalıkları birimi olmadığını, derhal bu bölümün olduğu bir hastaneye acilen gitmemiz gerektiğini, çok büyük olasılıkla hastaneye yatırılacağımı söyledi. Ablamla birlikte şaşkındık. Üstelik ben kendimi gayet iyi hissediyordum. Hatta 2. Filmin karışmış olabileceği ihtimalini bile düşünmüştüm.
Neyse, daha fazla vakit kaybetmeden daha büyük bir hastaneye gittik. Uzman doktor, önceki doktorunkine benzer şeyler söyledi ve derhal yatış verdi. Aynı akşam ilaç tedavisine başlandı. Takip eden günlerde, hızla kötüleşmeye başladım. Bir süre sonra yataktan çıkamaz duruma gelmiştim. Bedenimde dayanılmaz bir ağırlık vardı. Çok kötü bir mide bulantısı ve şiddetli baş ağrıları. Giderek gerilen bir gövdeyle, gözler tavanda saatlerce sırtüstü yatıyordum yatakta. Ve bir senaryo belirmişti zihnimde. Daha önce pek çok kez hasta olmama rağmen, ölüm hiç aklıma gelmemişti. İçimdeki bir ses, enfeksiyonun akciğerlerimin tamamını kaplayacağını, ardından solunum sisteminin hızla çökeceğini, tüm bunların kısa sürede gerçekleşeceğini ve ölümün kaçınılmaz olduğunu kulaklarıma fısıldıyor gibiydi. Bu bir evham ya da bir sanrı değildi, emindim. Ateş, tansiyon, nabız, satürasyon gibi değerler tamamen normaldi. Ama daha da tuhaf olan, uzman doktorun ifade ettikleriydi: Olumsuz gidişatın, yoğun ilaç tedavisine cevap vermediğini, yakında bir solunum yetmezliği tablosuyla karşılaşabileceğimi ve hatta ölebileceğimi söyledi.

Doğrudan yüzümüze söylemişti bunları. Hastalığın yoğunluğuyla şoka girmek üzere olduğumu hissedebiliyordum. Buna rağmen bilincim son demine kadar açıktı ve şaşkındım. Ne yani, basit bir nezle beni ölümün dibine kadar getirmeyi başarmış mıydı?

Dakikalar ağırlaştı, zaman duruyor, hatta sanki geriye gidiyordu. Ablamın ve çevredekilerin yüzüne bakıyordum, sanki herkes göz göze gelmemek için yüzlerini kaçırıyor gibiydiler.
Yüzümdeki plastik maske, kalın bir hortumla makineye bağlıydı. Nefesimin hırıltılı sesi ile, oksijen tüpünün fokurdama sesinden başka bir ses yoktu. Aradan kaç dakika geçti bilmiyorum, ablam yemek sehpasını yatağa doğru yaklaştırıyordu. İrice bir tabağın içinde paça benzeri bir çorba vardı ve içine ekmek parçaları doğranmıştı. Bir an tabağın içindekiler midemi alt üst etti ve istemsizce öksürdüm. Ablam ‘bunu yemeye çalış, zorla biraz kendini’ ya da ona benzer bir şeyler söyledi. Ve daha önce zihnimde beliren o ses çok belirgin bir şekilde tekrar ortaya çıktı.

Bir yol ayrımındaydım sanki. Bir tercih yapmam gerektiğini söylüyordu ses. Bu hayatla ölüm arasında bir tercih. Yol ayrımı tıpkı bir elektrik şalteri gibi orada duruyordu. Ya da dijital bir sistemin içindeki sıfır-bir anahtarı gibi. Eğer ‘sıfır’ı tercih edeceksem, hiçbir şey yapmama gerek yoktu, gözlerim bulanık tavanda, kendimi karanlığa bırakmam yetecekti. Bu durumda şalter sıfırda kapalı kalacaktı. Bu, ölümü temsil ediyordu. Eğer ‘bir’i tercih edeceksem, işim çok zordu. Yatakta doğrulmam gerekiyordu. Sonra bütün gücümle kalkıp, mide bulandırıcı paça çorbasını içmeliydim. Yani şalteri ‘bir’e getirmeliydim. Bu da hayatta kalmayı temsil ediyordu. Artık dönüm noktasındaydım. Tüm bu düşünceler, sanki biri tarafından zihnime tek tek yerleştirilmiş gibiydi.

Son bir iradeyle belli belirsiz bir tercih yaptım sanırım, zorlukla doğruldum ve kırmızı şalteri ‘bir’e itiverdim. Sağlıkçıların soran bakışları altında ablamın ağzıma uzattığı kaşıkla çorbayı yudum yudum içtim. Sonra tekrar yatağa yığıldım. Kafamdaki ses, seçimimi yaptığım için susmuştu artık.

Ertesi sabah çok iyi değildim ama gözüm biraz açılmış gibiydi. Bir sonraki gün ise, inanılmaz bir hızla iyileşmeye başladım. Akciğerlerdeki o gri bulutlar akıl almaz bir süratle yok olmaya başlamıştı. 3-4 gün sonra kendimi çok iyi hissediyordum ve hastaneye yatışımın 9. Günü çıkış verdi doktorlar.

Bu hikaye, çok fantastik bir üslupla anlatılmış gibi görünebilir sizlere. Ama bunu yakın bir zaman önce, ben bizzat yaşadım. Bu olayın, yaşamdan ölüme geçişte gerçekte neler olduğunu tam olarak aydınlatabilecek kadar genel geçer ve çoğunluğa genellenebilecek yapıda bir yaşanmışlık olmadığının farkındayım. Ama yine de o dönüş anında yaşadığım ve sizlere aktarmaya çalıştığım sıralı olayların, bize çok etkin ve farklı mesajlar verdiğine yürekten inanıyorum.

Hayatta kalmanın da, ölüme gitmenin de, bazen, yalnızca ilaçlar, monitörler, serumlar, röntgen filmleri ya da kağıt parçalarına yazılmış noktalı virgüllü kan değerleriyle açıklanamayacağını, ölümün yalnız matematiksel, fiziksel ya da biyolojik bir olgu olmadığını ve işin içerisinde henüz bilmediğimiz başka gizemli olaylar olabileceği gerçeğini akıllardan çıkarmamamız gerekiyor.

Yaşamak ve hayatta kalmak için, size yürekten bir haykırışla BİZİMLE KAL! diyebilen sevdiğiniz insanlara ve bizi hayata bağlayan manevi değerlerin varlığına ihtiyacınız var, ihtiyacımız var. Hem de tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla. Ve şunu rahatça söyleyebiliriz ki; ölüm, insanın, tıpkı aydınlıkta otururken birden elektriğin kesilmesi ve zifiri karanlıkta kalması gibi, aniden ortaya çıkabiliyor ve hayatınızın eksiklerini tamamlamanıza izin vermiyor. Hatta bu durum umrunda bile değil. Ne yazık ki ölüm, tüm savaşların mutlak galibi. Ama yenilgi ne kadar geç gelirse o kadar kardayız galiba..

Ve, son söz:
Bu defa Tolstoy’dan geliyor:

“Yaşam ince bir cam gibidir, beklenmedik bir anda kırılabilir.” Hoşçakalın.

Düşünceleriniz Nedir?

Lütfen yorumunuzu buraya yazınız.
Lütfen isminizi buraya yazını.